6 Nisan 2011 Çarşamba | By: Kocaeli Felsefe

KARL MARX’IN TARİH ANLAYIŞI

T.C



KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ


FELSEFE BÖLÜMÜ

HÜSEYİN TEMUR



GİRİŞ

“Tarih… Yalnızca olayları değil (olayla içi değil, dışı kastediyorum) eylemleri inceler ve bir eylem olayının içinin ve dışının birliğidir. Onun Rubikon nehrinin geçirilmesiyle ilgisi yalnızca olayın cumhuriyet yasasıyla ve Sezar’ın kanının akıtılmasıyla ilgisi ise yalnızca anayasal bir çatışma bağıntısı bağlamındadır. Tarih için yalnızca keşfedilmesi gereken yalnızca olay değil, onun ifade ettiği düşüncedir… Bütün tarih düşünce tarihidir .”


‘Tarihin’ yanlış anlaşılmasını onun ne olduğunu neyi kapsayıp neyi kapsamadığını ve Marks’ın tarih anlayışını kolaylaştırmak adına ön bilgi edinmek adına tarih kavramını açıklayarak sonrasında Marks’ın tarih anlayışını erken dönem eserleriyle sınırlandırarak açıklayacağım.
Tarih denildiğinde ağızdan bu sözün çıkmasıyla hemen bir yorum yapma gereksinimi duyulur. Tıpkı inanç denildiğinde olduğu gibi fakat kavramın belirginleşmesiyle giderek bu sesler kendisini köşe yazılarında, ağızlarda bulan tarihin kendisini felsefe de boyut almaya başlar.
Tarihe her ne kadar bireysel bakılsa da öyle olmadığını biliriz ama her bireyin kendi tarihi olduğunu biliriz. Tarihin kendisi insanın tarihidir, insan var olduğu için tarih vardır. Tarihte her şey insana göredir. Bireyde tarihin şekil alma süreci dil ile başlar toplum içerisinde giderek şekil alır. Bu demek oluyor ki bireyin yaptığı her şeyden şekil alır. Bireyin tarihinin var oluşu demek insanın var oluşu anlamına gelir. İnsanın olduğu her yer yerde bireysel tarih de vardır. Bilincin kendisi tarihsel olusundan bilinçsiz varlıkların tarihi yoktur. Ancak onlar bizim tarihimiz içerisinde yer alır
Tarih kavramında ki zaman ve mekân ilişkisi bireyde bilirli bir andan itibaren oluştuğunun göstergesidir. Beden bir şey olarak vardır. Nesnenin bendeki ifadesi ifade olarak varlığı algıdır. Bilinç ise algıladığım şeyin bende ki farkındalığı ve zıtlığının da olanağının olmasıdır.




‘Tarih geçmişin bilgisidir, tarihsellik ise geçmişin şimdileşmesidir. Tarihsellik aşkınsallık ise bilincin gerçek olmayana yönelmesidir.

Tarihsel materyalizmi tarihsel determinizme dönüştürürsek en büyük yanlışı yaparız. Var olmayan bir şeyi gerçeklik saymıs, geleceğe bakarak sunanı tarih saymak da zorunluluğu içerir.
Tarihe baktığımızda sadece karizmatik liderlerden bahsediyorsak yanlıyoruzdur. Tarihin bütünselliğinden uzaklaşmış oluruz. Bizler bugünün tarihinin sonucu olduğunu fakat son olmadığının biliriz. Birşeyin kendisinin üzerine çıkmanın yolu onun kendisini içermek gerekir. Yarının kendisi dünü içerir ve düne kurularak onun üstünde yükselir. Kendimiz dün üzerine düşüne biliriz fakat dünü kavrayamayız. Dün sadece bizim eylemimiz olmayışından kaynaklı çünkü sadece bizim eylemimizi değil tüm insanlığın eylemini içerir. Ussallığı değil, koşulların kendisini içerir. Zorunlulukta buradan doğar.
Peki Marks’ın tarih anlayışına bakacak olursak; insan tarihinin ilk öncülünde insan, bireylerin varlığıdır. İnsanların, fiziksel örgütlenişleri ve bu örgütlenmenin sonucu olarak ortaya çıkan, doğanın geriye kalan bölümü ile olan ilişkilerdir. Marks’ın el yazmalarında ise ilk tarihsel eylem insanları hayvandan ayıran ilk eylem insanların düşünmeleri değil geçim araçları ile üretmeye başlamalarıdır. Tarih yazımında insanın tarih boyunca insani eylemlerinin gerçekleştirdiği değişikliklerle hareket etmek zorundadır. İnsanın kendi dışında olan şeyle ayrılması dinle bilinçle veya başka bir şeyle mümkün olabilir.
İnsanlar kendileri için araçlarını üretmeye başlar başlamaz diğerlerinden ayrılır. İnsan kendi üretim aracını üreten kendi maddi yaşamını da üretir. Üretim araçları doğadaki hazır bulunanı yeniden üretmesi gereken geçim araçlarının doğasına sahiptir. Bireyin ne olduğu maddi üretimlerinin maddi koşullarına bağlıdır. Nüfusun çoğalmasının , insan ilişkisini belirleyen şey üretimdir.
Farklı ulusların birbiriyle ilişkilerini içyapısını; üretici güçleri iş bölümü iç ilişkilere bağlıdır. İş bölümünün gelişmesi farklı mülkiyet biçimlerini çalışmanın alet ve ürünlerini bireylerin kendi aralarındaki ilişki belirler. Mülkiyetin ilk biçimi olan aşiret mülkiyeti, halkın balıkçılıkla ve tarımla beslendiği üretimin gelişmesinin ilk evresine tekabül eder. Toplumun yapısı ailenin gelişmesine bağlıdır.



Diğer biçimi ise kominal devlet mülkiyetidir. İnsanların bir kent halinde birleşmesiyle meydana gelen köleliğin varlığını sürdürdüğü mülkiyettir. Köleler üzerinde iktidar kominal mülkiyet şeklindedir. Diğer bir mülkiyet ise feodal ya da zümre mülkiyetidir toprak mülkiyetinin feodal yapısı kentlerde lonca mülkiyeti, el zanaatlarının feodal örgütlenmesine tekabül eder.
Mülkiyet feodal çağ boyunca serflerin emeğinin boyunduruğu altına sokulduğu toprak mülkiyetine diğer taraftan ise küçük sermaye grubunun kalfaların emeğini yöneten kişisel emeğe dayanıyordu. Her iki biçimde de üretim koşulları ile belirleniyordu.
Belirli bir tarza göre üretici faaliyette bulunan belirli bireyler, belirli toplumsal ve siyasal ilişkilerin içine girerler. Her ayrı durumda ampirik gözlemin toplumsal ve siyasal yapıyla üretim arasındaki bağ, ampirik olanla herhangi bir kurgu ve aldatmaca olmaksızın ortaya konması gerekir.

‘Toplumsal yapı ve devlet belirli bireylerin yaşam süreçlerinin sonucu olarak meydana gelir fakat bu birey etkide bulunan maddi üretim yapan dolayısıyla belirli maddi ve kendi iradelerinden bağımsız sınırlılıkla verili temeller ve koşullar altında faaliyet gösteren bireylerdir’ .

Fikirler, anlayışların ve bilincin üretimi maddi faaliyetler ve karşılıklı maddi ilişkilerine, gerçek yaşamın diline bağlıdır. Yani maddi davranışların dolayışız ürünüdür. Halkın siyasal dilinde yazılarında, ahlakın, dinin metafiziğin, vb dilinde ifadesini bulan zihinsel üretimde de aynı şey geçerlidir.
Bunu üreten insanının kendisidir. El yazmalarında maddi yaşamların üretim tarzı ile karşılıklı maddi ilişkileri ile toplumsal ve siyasal yapı içinde, onun daha sonraki gelişmesi ile koşullandıran insandır. Bilinç dediğimiz şey bilinçli varlıktan bir şey olamaz. Ve insanın varlığı onun gerçek yaşam sürecidir. İnsanı anlamak insanın sağladığı imgelediği ve kavradığı şeyden yola çıkılır.



İnsan beyninin olağanüstü halleri deneysel olarak saptanabilen maddi temellere dayanan insanların yaşam süreçlerini zorunlu yüceltmeleridir. Bu bakımdan ahlak din metafizik ve ideoloji tüm geriye kalan ve bunlara tekabül eden bilinç biçimleri artık özerk görünümünü yitirir. Bunların tarihi, gelişimi yoktur. Tam tersi maddi üretimlerini ve karşılıklı maddi ilişkileri geliştiren insanlar kendilerine özgü olan bu öznel gerçek ile düşüncelerinin ürününü değiştirler. Pratik eylemde bulunan o bireyin bilincidir
‘Yaşamı belirleyen bilinç değil tersine bilinci belirleyen yaşamdır’ (el yazmaları) birinci durumda canlı bir şeymiş gibi durur fakat ikinci durumda ise gerçek yaşayan bireyin kendisinden yol çıkılarak ve o bilince o bireyin bilinci olarak bakılır.
Bu tarzın kendisi öncüllerden yoksun değildir bu tarz gerçek öncüllerden yoksa çıkılarak onun belirli koşullar altında gerçek ampirik olarak gözlenebilir. Gelişim içindeki insandandır. Böyle bir yaşam biçimi ortaya kendini tarih, kendilerini soyut olan ampiristlerin cansız olguların derlemesi olmakta yada idealistlerin hayali öznelerin eylemi olmaktan çıkar
Kurguculuğun bittiği yerde pozitif bilim pratik faaliyetlerin gösterdiği pratik gelişme süreçlerinin ortaya koyuluşuyla başlar bu nedenle gerçek bilgi kendisini gösterir özerk felsefenin varlığı söner. İnsanların tarihsel gelişiminin gözlemlenmesinden çıkartılabilecek en genel sonuçların bir sentezi alınabilir. Bu soyutlama tarihten koparıldığında değer taşımaz o ancak tarihsel malzemenin daha kolay sınıflandırılmasının, ayrı ayrı tabakaların sıralanışını göstermeye yarar
Marks felsefi kurtuluş gerçek kurtuluşun insanın kurtuluşunun zihinsel değil, tarihsel bir iş olduğunu ve bu tarihsel koşullar sanayinin ticaretin tarımın karşılıklı ilişkilerle gerçekleştirildiğini söyler. Töz, özne, öz bilinç katıksız eleştiri tıpkı dinsel ve tanrı bilimsel saçmalıklar yeterince gelişmeyince bir tarafa bırakılır. Kimi zaman bu fikirler tarihsel gelişimin yerini alır ve savaşılması gerekir.
Duyumsal dünyanın hiçbir şekilde değişmeden kalan bir şey olmayıp sanayi ve toplumun durumunun ürünü, hem de tarihsel anlamda ürünü olduğunu bir önceki kuşağın omuzları üzerinde yükselen, onun sanayisini ve karşılıklı ilişkisini yetkinleştiren ve gereksinimlerdeki değişikliklere uygun toplumsal düzeni değiştiren bir dizi kuşağın faaliyetleri sonucudur.
Feuerbach’ı, Marks eleştirerek insanı duyumsal nesne olarak almasını bu nedenle gerek insan hiçbir zaman varamadığı ve bu insan soyutlamasını aşamıyor. Bu insan duyulara sahip gerçek bireysel etten kemikten insanın ötesine götüremiyor. Yani insan ile insan arasında aşk ve dürüstlük dışında ilişki tanımıyor. Bu sebepten idealize ediyor. Feuerbach, tarih ve materyalizm ayrı şeylerdir diyor.
“Tarihin ilk öncülü tarih yapabilmek için insanların yaşamlarını sürdürebilecek durumda olmaları gerektiğini öncülünden hareket etmek gerek. Yaşamın kendisi içmek, yemek, barınmak vb. temel ihtiyaçları gerektirir. İlk tarihsel eylem ise, bu gereksinimleri karşılayacak araçların üretimi, maddi yaşamın üretimidir. Tarihsel temel koşuldur. İlk gereksinim sağlandığında, bu sağlama sonunda kazanılmış alet yani yeni gereksinimler yaratır, bu tarihsel bir eylemdir. Diğer öncül ise, ailedir. Kendi yaşamlarını yenileyen insanlar, başka insanları yaratmaya, kendi kendilerini üretmeye koyulurlar. Bunlar toplumsal faaliyetin üç yönüdür.”
Yaşamı üretmek kendi öz yaşamını olduğu kadar, döl vererek bir başkasının yaşamını üretmektir. Bir üretim tarzı ya da sanayi aşaması sürekli bir el birliği tarzına veya belirli bir toplumsal aşamaya bağlıdır. Bu durumun kendisi üretici güçtür. İnsanlığın sanayi ve değişim tarihiyle kesintisiz bağlantısı içinde incelenmesi ve ele alınması gerekir.
El Yazmaları’nda benim bilincim beni çevreleyen şeyle ilişkindir diye geçerken, bu durum Alman İdeolojisi’nde ise dilin öteki insanlar için de var olan ve o halde benim için de ancak diğer insanlarla karşılıklı ilişki kurma gereksinimiyle, zorunlulukla ortaya çıkar. Hayvanın hiçbir şeyle karşılıklı ilişki içinde olmayışı, onu bu durumdan çıkartır. Bilinç her şeyden önce toplumsaldır.
“Aynı zamanda insanların karşısına çıkan önceleri baştan aşağı yabancı mutlak güç ve kanı olarak düpedüz hayvanca bir davranış içinde bulundukları ve insanları hayvanları da ürküttüğü kadar, ürküten doğa bilincidir. ”
Kabilesel sürü bilinci üretkenliğin artmasıyla gereksinimlerin çoğalmasıyla orantılı olarak gelişir ve etkinleşir. Bu durum işbölümünü geliştirerek doğal durumlar gereksinmeler rastlantılarla, doğal iş bölümü halini alır. Toplumun ayrı ayrı ailelere ayrılışında iş bölümü aynı zamanda işin ve ürünlerin üleştirmesini, nicelik bakımından eşit nitelik bakımından eşit olmayan dağılımı içerir. İlk biçimi olan kadını ve çocuğu, ailenin kölesi yapar. İlk mülkiyet, köleliktir.
İş bölümü, tek bireyin ya da tek ailenin çıkarıyla aralarında birbirleriyle karşılıklı ilişki içinde bulunan kolektif çıkarı da, çelişkiyi de içerir. Bu çelişki, özel çıkarıyla kolektif çıkar arasındaki çelişkidir ki kolektif çıkarı devlet sıfatıyla bireyin ve toplumun gerçek çıkarından ayrılmış, bağımsız bir biçim olmaya ve her kabile kan, dil, geniş bir ölçüde iş bölümü bağları ve öteki çıkarlar gibi bağların somut temeli üzerinde, aldatıcı bir ortaklaşma görünümü verir.


Bu durum bazı farklılaşan sınıf çıkarları görünümü tüm devlet içindeki savaşların aldatıcı olduğuna götürür. Bireyler yalnızca özel çıkarlara baktıkları için kendi kolektif çıkarlarıyla örtüşmez ve onlara “yabancı” bir şey olarak bakar.
Komünist toplum, genel üretimi düzenler bugünün işini yarının başka bir işi yapmak, canının istediğinde hiçbir zaman balıkçı ya da eleştirmen olmak durumunda kalmadan öğleden sonra balık tutmak, sabah avlanmak, sonunda eleştiri yapma olanağı tanır. Toplumsal faaliyetin bu şekilde sabitleşmesi kendi ürünümüzün bize hükmeden bizim denetimimizden kaçan, beklentimize karşı koyan, maddi güç halinde zamanımıza kadarki tarihsel gelişmenin belli başlı uğraklarından biridir. İnsan toplumsal gücü kendi dışında başı sonu bulunmayan hükmedemeyeceği bir şey olarak görür.
Bu duruma son verecek olan şey, Komünizmdir. Hareketin koşulları, şu anda var olan öncüllerden doğar. Proletarya dünya çapında, tarihsel olarak mevcut olabilir. O zaman Komünizm de tarihsel olarak var olabilir. Tarih, her biri kendinden önce gelen, kuşaklar tarafından kendisine aktarılmış olan malzemeleri, sermayeleri, üretici güçleri kullanan farklı kuşakların, arkasından gelişmesinden başka bir şey değildir. Her kuşak, bir sonraki kuşağın geleneksel faaliyetini değiştirir. Diğer kuşak, bunu sürdürür, çarpıtabilir bu da önceki tarih, sonraki tarihin amacı haline getirir.
Birbirlerine etki eden ayrı alanlar genişledikçe, gelişmiş üretim tarzıyla karşılıklı ilişkiyle ve bunların doğal sonucu olarak uluslararasında iş bölümüyle, çeşitli ulusların başlangıçta kapalılıkları yıkılır ve tarihte gittikçe Dünya tarihine dönüşür. Bu dönüşüm, öz bilincin, dünya tininin ya da herhangi başka bir metafizik hayaletinin basit ve soyut işi değil, amprik olarak kanıtlanabilir. Tamamıyla maddi bir olgu, her bir bireyin yiyerek, içerek, giyinerek tadını sağladığı bir olgudur.
Tek tek bir eylemin faaliyetlerinin dünya ölçüsünde bir faaliyet halinde genişlemesiyle, bireylerin kendilerine dünya ölçüsünde yabancı bir faaliyet halinde genişlemesiyle, kendini dünya pazarı olarak açığa vuran gücün kölesi haline gelmesi amprik bir olgudur. Her bir bireyin kurtuluşu tam olarak tarihin tümüyle, dünya tarihi haline dönüşmesiyle gerçekleşecektir. Bireyler dünya çapındaki tarihsel elbirliğinin ilk doğal biçimi, komünist devrimle insanların birbirleri üzerinde karşılıklı etkilerinden doğan, karşılarında yabancı güçmüş gibi kabul edilerek ve hükmeden bu güçler uzamında denetim sağlamak bilmek bilinçli egemenlik haline dönüşecektir.


Sonuç olarak; üretici güçlerin gelişmesi, mevcut ilişkiler içerisinde zararlı olan üretici olmaktan sıyrılıp yıkıcı olmaya (makine ve para) üretici güçler ve karşılıklı ilişkili araçlar doğar, toplumda dışlanmış zorunlu olarak bütün sınıflara karşı muhalefet durumda olan bir sınıf doğar. Çoğunluğun oluşturduğu köklü devrim zorunluluğu bilincinde komünist bilinçli bir sınıftır.
El Yazmaları’nda üretici güçlerin gelişmesi belirli bir sınıfın egemenliğine hizmet götürdüğü olarak geçerken Alman İdeolojisi’nde belirli üretici güçler bazı koşullar içinde toplumun belirli sınıfların egemen koşullarıdır ifadesi yer alarak, her çağa özgü bir devlet tipinde idealist bir biçimde, pratik ifadesinde kendini bulur.
Her devrimci savaşın, kendini o zamana kadar hükmetmiş sınıfa karşı yücelir. Komünist devrimler toplum içinde artık sınıf diye tanınmayan bütün sınıfları tüm milliyetleri yok oluşunun ifadesi olan sınıf tarafından gerçekleşir.
Devrimin zorunluluğu, artık pratikte bir hareket olarak gözlemlenir. Materyalist tarih anlayışı, yaşamın dolaysız maddi üretimden başlangıcıyla onun açıklamasına, üretim tarzına bağlı ve onun tarafından yaratılmış karşılıklı ilişki biçimlerine bütün tarihin temeli olarak kavranmaya dayanır. Tarihin temeline ayak basarak fikirleri oluşturur, maddi pratiğe göre açıklar. İdealist olanı, pratik olana devindirir.
Tarihin, dinin felsefenin ve bütün öteki teorilerin devindirici gücü, eleştirel değil devrimseldir. Üretici güçler tarihsel olarak yaratılmış ve her kuşağa kendinden önce gelen kuşak tarafından aktarılmış. Bireylerin doğa ve kendi aralarındaki ilişki, yeni kuşak tarafından gerçekleştirilen, öte yandan da yeni kuşağa kendi yaşam koşullarını emreden bir yandan nitelikli üretici güçler durur. Ortam ve koşullar insanların yarattığı kadar, insanlar da ortam ve koşullar yaratırlar. Geçmişte, töz, insan özü olarak tasarlanan şeyler, kuşağın verileridir.




1-Alman İdeolojisi,Karl Marx Friedrich Engels,Sol yayınları,Ankara,2008
2-1844 El yazmaları ,Karl Marx,Sol yayınları.Ankara,2005
3-Marx’ın Felsefesi,Etienne Balibar,Birikim yayınları,İstanbul,1996
4-Tarih Bilinci,Felsefe Logos,Bulut yayınları,2000/1

0 yorum:

Yorum Gönder